Etiketler
Paslaş
Yeniden Başlasın

9 Mayıs’a ilişkin yazdıklarımı buradan okuyabilirsiniz.
“…3 ay sonra koşarak gelmek istiyorum yanınıza…”
Bu şekilde bitirmiştim 9 Mayıs’ta geçirdiğim sakatlıktan sonrası için yazdığım 11 Haziran tarihli kısa hikâyeyi. Tabi yazdıklarımın bir devamı olmalıydı.
Bu yazının üzerinden yaklaşık 4 ay geçti ve son cümlemde belirtmiş olduğum koşarak geleceğim yanınıza kısmını henüz gerçekleştiremedim. Hoş, normal bir şekilde yürümeyi de başaramadım. Ama en azından başımın çaresine bakabilecek duruma geldim. Yürüyorum yarım yamalak bile olsa.
7 Hazirandaki ameliyatım sonrasında 20 Temmuza kadar robocop gibi dizliğimle yattım. Hayatımın en sıkıcı dönemiydi diyebilirim. Çeşitli aralıklarla kontrollere gittim. Doktorum “süpersin, oooo şahanesin” dışında bir şey söylemedi. 20 Temmuzda fizik tedavinin başlaması için doktorumla görüştüğümde yine çok iyi olduğumu söyleyip durdu.
Kol kalınlığında bir bacak ve mosmor bir diz ile 20 Temmuzda fizik tedavi başladı. Tedavinin 15. seansında koltuk değneklerimden kurtulacağımdan ve yürüyebileceğimden bahsedildi. Tabi morarmış dizime bakıp “bunlar hayal görüyor galiba” dedim. Ancak öyle olmadı. Tam 15. günde fizyoterapistim koltuk değneklerimi bırakıp yürümemi istedi. İnanılmaz bir şeydi yeniden yürümek. Ertesi gün sadece güven sorunu yaşadığım için tek koltuk değneği ile gittim tedaviye. Bir sonraki gün tamamen kendi ayaklarım üzerindeydim. Hastanedeki yaşlı teyzelerin beni günlerdir takip ettiklerini koltuk değneksiz olarak içeri girdiğimde “tuu tuuu tuuu…maşallah oğluma, ne çabuk attın koltuk değneklerini” dediklerinde anladım. Oysa koltuk değneklerimi atmamıştım. Yeğenim Yusuf “uçan dayı”sının kanatlarını ellerinden almıştı. :)
Sonraki günler tamamen güçlendirmeye yönelik çalışmalarla geçti. Merdivenleri çıkıp inebilecek miyim, bisiklet pedalı çevirebilecek miyim (Bisiklet dedim de aklıma geldi, anlatmadan geçemeyeceğim. Sünnet olduğumda tam bir hafta yataktan kalkmamıştım. Babam sakat kaldığımı düşünmeye başlamış. En sonunda üç tekerlekli bisiklet karşılığında –çıkar ilişkisi/duygu sömürüsü- yürümeye başlamıştım. O zamanlar yaşadığımız evin salonu bahçeye açılıyordu. Bahçede kiraz ağacımız vardı. Bisikletimin uçup uçmadığını denemek istemiştim sadece. Uçmuyormuş. Bunu bisikletle bahçedeki kirazın dibine düşüp kafamı ağaca çarptığımda anladım. (Hayır, bu yüzden delirmedim tamam mı?), ve en önemlisi düzgün yürüyüp nihayetinde de koşabilecek miyim en sık aklımdan geçen sorulardı. Merdivenleri çok kısa bir sürede halletmiştim. Ancak bisiklet işi gerçekten çok zorluyordu. Çünkü dizim uzun süreli hareket etmediğinden bükülmüyordu. Fizik tedaviye ilk gittiğimde ne katlanan ne de tam olarak düzlenen bir diz vardı. Öncelikle bu sorunlar halledilmeliydi. 20 dereceye kadar bükülen dizim şu satırları yazdığım esnada 100 dereceye kadar bükülebiliyor. Tabi bu hâle gelebilmesi için fizyoterapistim çeşitli işkencelere başvurdu. Bir keresinde o kadar çok ağrıdı ki ellerimle duvardan destek alıp tavana kadar zıpladım. Ekim ayının ilk haftasında bisiklet pedalı çevirmeye başladım. Yani imkânsız, bunu asla yapamam dediğim şeyleri geç de olsa yapmayı başarıyorum. Koşma işini biraz erteliyorum sadece.
Ancak fizik tedavi sürecinde çok eğlendiğimi söyleyebilirim. Gördüğüm en renkli karakterler bir aradaydı. Düşünün ki en normali bendim (ya da bana öyle geliyordu). Hastalar arasında çılgınca bir rekabet olduğunu bacağıma 3. ağırlığı, yani 6 kiloluk ağırlığı bağladığımda fizyoterapistim tarafından uyarıldığımda öğrendim. Diğer hastalar “o yapabiliyorsa ben de yapabilirim” mantığıyla yaklaşıp, kendilerini yeniden sakatlıyorlarmış. O yüzden 6 kiloluk ağırlığa geçtiğim evreden sonra ağırlıklar diğer hastalar tarafından görülmesin diye hastaneye kapri ile değil de eşofmanla gitmeye başladım.
Bu arada dizimin alt bölümünde bulunan çivi yerinden çıktı. Bunu bu kadar rahat anlatabiliyorum artık. Şu an el ile çiviye dokunulabiliyor. Doktorum bunun kemiklerimin ince olmasından kaynaklandığını, önümüzdeki yaz çiviyi tamamen çıkaracağını söyledi. Yani ikinci bir ameliyat olacağım da kesinleşmiş oldu. Doktorumun söylemlerine göre bu ilk ameliyat kadar ağrılı/sancılı olmayacakmış.
İş yerimle ilgili ilk zamanlar yaşadığım sıkıntılar gittikçe azaldı. Yokluğuma o kadar alışmış olmalılar ki artık hiç arayıp sormuyorlar. Yani ameliyat öncesinde word’de yazının nasıl kalınlaştırılacağını telefon edip soran personelimiz artık beni aramıyor. Sanırım yokluğumda çok kitap okudular ya da Mustafa Sandal dinlediler :) Yeniden başlamak zor gelecek biliyorum ama işimi de özlediğimin farkındayım. Sadece işimi özledim.
Yatma sürecimde zaman geçirme adına normalleşme çalışmalarında bulundum. Başbakanımızı sevmeye çabaladım, olmadı. Demet Akalın ve Serdar Ortaç dinlemek istedim. O da olmadı. Çünkü “gidiyorum şimdi elimde çanta/tüm bağlantımı kestim şu anda/üzülüp de başına vurduğu anda/zor olacak ama gidiyorum” gibi geri zekalılara yönelik bir şarkıyı ya da yıllar öncesinde şov yapmak maksadıyla Ahmet Kaya’ya çatal bıçak fırlatan çekik göz Serdar’ı da sevemiyorum. Hatta daha ileriye gidip şunu da söyleyeyim de rahatlayayım; bunları seveni de sevemiyorum. Aziz Nesin’in Türk Halkının yüzde bilmem kaçı aptal demesini de son derece haklı buluyorum. Eminim şu an bu yazıyı okuyan herkes, -hatta ben bile- ben o aptal grubun içinde değilim ki diye düşünüyoruz. Yok yaaa…
Saç ektirmek istedim bu uzun tedavi sürecimde. Bana olmuyormuş. Çünkü yeterli kök yokmuş kafamda. Çok umursamadım ne yalan söyleyeyim. Ben de sakallarımı uzattım. Sakallarımdan yola çıkıyorlar galiba, sabah güzide esnaflarımızdan biri tarafından bana göre rejim tehlikesi saçan bir gazeteye abone yapılmaya çalışıldım. “Hayır istemiyorum” dediğimde “neden” sorusuyla karşılaştım. Kibarca reddettiğimde “hepiniz kabul edeceksiniz” tehdidi ile karşılaştım. İstediğim tek şey ise bu insanların şu an oluşan siyasi baskının, baskınlığını kaybettiği zaman yine aynı şekilde hayatlarına devam mı edecekleri yoksa yeni oluşan sistemin kucağına mı oturacakları. Aynı günün akşamı ise yine sakallarımdan dolayı devrimcilere benzetildim. Keşke…Neyse lan bir şey demiyorum.
Malatya’da sokakta sakız satan çocuklar üzerinde çeşitli denemeler yaptım. “Sakız al abi” diyenleri kibarca reddettim. “Abi noolur al” diyenleri “burada geçen gün bir çocuk öldürülmüş duydun mu? Kafasını kesmişler galiba” diye üstü kapalı korkuttum. Yalnız pek bir şey değişmediğini ertesi gün aynı çocuğun yine bana sakız satmaya çalışmasından anladım. Kimin bu çocuklar? Gecenin bir saati dışarıda geziyorlar. Neyse, konu bu da değil.
Yıllar önce dinlemekten özellikle vazgeçtiğim İlhan İrem’i yeniden dinlemeye başladım. 90’lı yıllarda Komedi isimli bir şarkı yapmış. Eurovision denen salak yarışmaya girmeye çabalamış. Çok üzüldüm. Üstelik o kadar güzel şarkıyı göndermemişiz. Sanırım hırs yapmış İlhan İrem. Bu çabayı üç kere göstermiş ve nihayetinde Bir Yıldız isimli şarkısıyla yarışmaya hak kazanmış. Onda da adamı kolundan tutup askere göndermişler. Yani yarışamamış. Hayır, iyi ki gitmemiş. Ne işi var İlhan İrem gibi büyük bir sanatçının Eurovision’da. Bir de “Gül kokulu çeyiz sandığı” isimli şarkısının klibi var. Klibin sonunda pencereden aşağıya atlıyor İlhan İrem. Yapma abi, sen bize lazımsın. Ne diyordum? Bunlardan da bahsetmemeliydim size.
4 Eylül’de yeğenim Eylül dünyaya geldi. Henüz birbirimize alışamadık. İnsanlara alışma sürecim uzun sürüyor benim. Esmerce bir şey. Yani bana benzemiyor. Komple sarışınım ben :) Seveceğiz elbet birbirimizi. Biraz daha büyümesi lazım. Abisi Yusuf’u MFÖ dinlerken yakaladım. 4 yaşında Yusuf. MFÖ dinleyen adam büyümüş olmalı artık. Yusuf’a çeşitli saçmalıklar öğrettim. KPSS’den çıkan çılgın genç gibi “beyin bedava”, Rocky Balboa gibi “en büyük benim” diyebiliyor artık. Sanırım çevremden gördüğüm “evlensene olm artık” baskısından en çok Yusuf sebebiyle şikayet etmiyorum. Yusuf’tan daha sevilesi bir çocuğum olabilir mi?
Herhangi bir şekilde tatil yapmam mümkün olmadı. Gidebileceğim en uzak yer Elazığ oldu. O da arkadaşım Coşar’ın arabasının ön koltuğunu geriye yatırıp ayaklarımı uzatmam sayesinde. Elazığ’a da arkadaşım Mehtap’ın düğününe gittim. Mehtap bunları okuyorsan kusura bakma ama düğün benim için bahaneydi. Harput ise şahaneydi. Harput’ta beynimde sürekli yankılanan Erkan Oğur sesinden “Kaleden iniş mi olur” türküsünün tadı bir başkaydı. İsterdim ki gittiğim en güzel tatil beldelerinden bahsedeyim ama yok işte. Harput var elimde. Sakatlanmadan önce yaptığım tüm yolculuk planlarım doktorum ve fizyoterapistimin “şuradan şuraya gidemezsin, gideceksen de uçakla gideceksin” demesi ve benim yükseklik korkum sebebiyle iptal oldu. Yani “bekleyin, iyileşince geleceğim” dediğim tüm arkadaşlarımdan özür diliyorum. Henüz iyileşmedim ve uzun mesafeli yolculuk yapamıyorum.
Bugün Hekimhan’a geldim ve suların akmadığını gördüm. Sayın Belediye Başkanım, Ekim ayındayız, yaz dönemi bitti. Neden sularımız akmıyor? Çok kızdım bugün. Bunları yazmasaydım çatlardım.
Sakatlanmamın birinin bedduasına bağlı olduğunu düşündüm bir süre. Lan kim beddua ettiyse geri alsın. Özür diliyorum kendisinden :) Arkasında ismimin yazdığı formayı bir kere giyemeden sakatlandım ya ona çok bozuldum. Yine konu futbola geldi, ısrarla soranlar için tekrarlamadan geçemeyeceğim: Futbol oynamayı bıraktım. İzlemeye devam ediyorum. Atv ya da Kanal D’nin aptal dizileri için de reklam sloganı düşündüm. “Dizi izlemeye devam edin.”
“Ayyy bebişim çok özledim seni.” “Burcu’cum çok güzel çıkmışsın.” Cümlelerinden tiksindiğim ve bıktığım için bir süre facebook sayfamı dondurmak zorunda kaldım. Çok yalancısınız. Hiçbiriniz birbirinizi özlemiyorsunuz ve Burcu hiçbir fotoğrafında güzel değil. Malatya sarışını işte. Kaşlar siyah, ten siyah ama saçlar sarı. Esmer kızlar ne olur saçlarını sarıya boyatmasın. Esmer halleriyle güzeller. Bir de kış dönemi geliyor, ne olur “kâhya atımı hazırla” çizmelerinizi giymeyin. Her an bir at çıkacakmış da üstüne binip Red Kit gibi gün batımına doğru gidecekmişsiniz gibi bir his uyanıyor içimde. Ama benim gözümde Red Kit kadar karizmatik değil Avarel kadar andavallısınız.
Evde yattığım süreçte elimden geldiğince film izledim. Hatta dizi bile izledim. Adını Feriha Koyduğumun Çocuğunu izlemedim. Of çok sağlam küfür gibi ama değil. Tamam vurmayın hemen, Behzat Ç.’yi de izledim. Dizide Savcı Esra’ya hayran oldum. “Ben seninle mutsuzluğa da varım.” diyebilecek hatun arıyorum efenim. Game of Thrones izledim. İyi diziydi, tavsiye ederim. Oğuz Atay, Tezer Özlü, Nilgün Marmara okudum ama hiçbirini tavsiye etmiyorum. Deli misiniz? Gidin Tuna Kiremitçi falan okuyun.
Çok uzattım biliyorum. Kolay değil, 6 aylık bir süreçten bahsediyorum. Şimdi gülüp geçtiğim dönemde hem fizyolojik hem psikolojik yığınla sorun yaşadım. Zayıfladım; 65 kiloya kadar düştüm. Şu an eski kiloma kavuşmuş durumdayım. İşin psikolojik boyutuna hiç girmek istemiyorum. Yukarıda yazdıklarımdan az/çok bir şeyler anlaşılmaktadır zaten.
31 Ekim 2011 tarihi itibariyle eski günlerdeki gibi olmasa da yeniden hayatıma başlayacağım. Beni yolda gördüğünüzde aksıyorsam, yanıma gelip “lan böyle mi kalacak” diye sormayın. Çatlamayın, bir kaç ay sonra düzelmiş olacak. Yolda fazla tutmayın, ayakta yoruluyorum. Benim x sayılı dosyam ne oldu demeyin, Allah belanızı versin, bilmiyorum. Çok konuşmazsam kasmayın, aylardır sizi görmüyorum. Beni bazı gazetelere abone yapmaya çalışıp haftanın dinen mübarek günlerindeki sohbetlerinize çağırmayın, hiç gelmedim, yine gelmiyorum. Tipim devrimcilere benzemiyor, onlar kadar yakışıklı olamıyorum. :( Akşam 8-9 maç var diye aramayın, kendime hakim olamıyorum. Facebook’ta seni ekledim niye kabul etmiyorsun diye sormayın, kabul etmiyorum. Komik video göndermeyin, gülmüyorum. Bir kitap yazacaktın, ne alemde diye sıkıştırmayın, vazgeçiyorum. Serdar Ortaç’ın son şarkısını dinledin mi demeyin, içimden küfrediyorum. “Hafta sonu herhangi bir yere gidiyoruz, sen de gelir misin?” diye aramayın, beni o listeye yazın; geliyorum. :) “Oha lan kaç günde yazdın bunları” diye düşünmeyin, 1 saatimi bile almadı, dert etmeyin.
Teşekkür niteliğinde bir iki şey de yazmam gerekiyor nihayetinde.
Ameliyatım sonrasında fizik tedavim sürecinde beni evinde misafir eden ablam, eniştem ve üç küçük tavşancığa…
Tedavimin ikinci periyodunda birlikte sabaha kadar saçmalayıp güldüğüm minik kardeşim Halil’e…
Beni “tay tay tayyyy” diye yürütmeye çabalayan ve sonunda başaran fizyoterapistim Ş. Tüzün’e…
Rahatsızlığım boyunca arayan, ziyaretime gelen, çeşitli “püskevit” / “çiholata” ile şeker komasına girmeme sebep olan ve “şahalaşan” “gomiklikler” yapan dostlarıma, arkadaşlarıma, akrabalarıma…
9 Mayıstaki yazı için “teşekkür bölümüne beni niye yazmıyorsun lan” diyen Bahtsız Bedevi Gürol’a…
Bu yazıyı “böcük” gözlerini hiç ayırmadan, üzülmeli miyim yoksa gülmeli miyim diye çelişki içerisinde okuyan “Sana”…
Sevgilerimi gönderiyorum.
A.Günay – onaltıekim2bin11





Son Yorumlar